Gelişigüzel / Çelişki

Posted in şiirimsi etiketler ile , , , , on Aralık 8, 2009 by nufux
Yedik, içtik ve geri döndük.
An oldu korktuk,
an geldi sustuk.
Saatlerce yalnızlık sardı bedenimizi,
kimi zaman sadece düşündük.
Oturduğumuz yerde duramazken
rahatlığına eriştik dünyanın.
An oldu, sonbaharın kıyısından geçtik,
bulamadık günün yolunu.
Kimbilir neler yaşadık, neler gördük,
karanlıklarda kaldık, öldük…

10 yıl geçmiş aradan…

Posted in ithaf etiketler ile , , on Ağustos 17, 2009 by nufux

Huzur içinde uyu İzmit’im!

Bakarsın günün birinde çıkar gelirim

Bende en çok senin hakkın var bilirim.

Canım İzmit’im, memleketim…

Sigara içilmez, yenir!

Posted in kısa yazılar etiketler ile , , on Temmuz 14, 2009 by nufux

Pek sevgili hayali okur,

3 aylık bir aradan ve 2008-2009 ikinci döneminin zorlu mücadelesinden sonra tekrar yazmaya karar verdim. Düşe takıla bir şekilde bu dönemi de atlattım diye düşünerek, bu blogun bir anlamda görevini tamamladığını da düşünmüyor değilim. Fakat bu sefer daha farklı ve içaçıcı (!) bir konuya el atmam gerektiğini anladım: Sigaranın güzellikleri!

Sigaranın ne gibi bir güzelliği olabilir ki? Bence de olamaz hiçbir güzelliği… Hele benim durumumda olan bir insan için ne kadar işkence dolu bir şeydir tahmin edemezsiniz.

Sigara içmeyi, zamanında pekçok defa denemiş, ve hatta kendini uzun süre buna alıştırmaya çalışmış bir insan olarak, yine de insanoğlunun bu buluşuna anlam veremiyorum bir türlü. (Bkz. İnsanın, yüzyıllar sonra aslında ne kadar kötü birşey olduğu veya zararlı bir yönü olduğu farkedilen buluş ve icatları. örn: para, elektrik, ampul, tütün, telefon, klima, televizyon, bilgisayar…) Çünkü insana hiçbir katkı sağlamadığı gibi, doğal bir ihtiyaç da değil. İnsanlar kendilerini buna alıştırdıktan sonra bünyede bir ihtiyaç haline geliyor fakat, doğduğumuz anda -nikotin bağımlısı bir annemiz olmadığını varsayarak- bu ihtiyaçla mı geliyoruz dünyaya?

Benim iddiam şudur ki, sigara bir kez içildiğinde bile öldürme kapasitesine sahip bir maddedir. Yani ilk defa sigarayı deneyen biri, ilk çekişinde pat diye gidebilir! Araştırmalarıma göre sigara içinde fare zehiri ve jet yakıtı (!) dahil olmak üzere aklımıza gelmeyecek herşey bulunuyor. Bu yüzden, nikotin de zararlı bir madde olmasa, sigara yerine kaliteli purolar içelim, puro gurmesi olalım diyeceğim. Fakat, bu sefer de, biz en kaliteli puroyu bulana kadar nikotinden gitmiş olacağız diğer boyuta. O yüzden içmeyelim nikotinli şeyleri, uzak duralım onlardan. Hatta bence tüm dünyada sigara ve benzeri nikotin içeren tüm zıkkımlar yasaklansın ve üretimi durdurulsun! Buradan İnsan Hakları Mahkemesi’ne sesleniyorum! (İnsanın sağlığı olmadan, “hakkı” nasıl olucak acaba onu da çok merak ediyorum…) Üretmeyin ve satmayın şu zıkkımı…

İşte bu yüzden sigara bir zıkkımdır ve yenir. Evet, zıkkım yenir…*

Afiyet, şeker, bal, kaymak olsun!

 
________________________

* Bkz. Zehir çeşitleri  Bkz. Türkçe Dilbilgisi: Anlatım Bozukluğu (Sigara “içilir” fakat içmek yasak olduğu için ve sonucunda para cezası ödeyeceğiniz için içmezseniz sizin açınızdan daha hayırlı olur.)

İzmit’ime…

Posted in eski etiketler ile , , , , , , , on Mart 15, 2009 by nufux

     Sevgili okurum,

Bundan 9 sene önce ortaokul defterime yazmış olduğum bir yazımı düzenleyip buraya yazmak istiyorum. Oldukça acemice, çocukça  yazılmış bir hikaye… İzmitime, çocukluğuma adanmış gerçek bir kesit… Umarım beğenirsiniz…

     Meçhul Değerler

     O kadar çok zevk alırdım ki, zevkten dört köşe olurdum İngilizce derslerinde. O billur sesiyle ders anlatan mütevazı öğretmeni dinlememek elimden gelmezdi. Mutlaka derslere katılır, öğretmene, o konu hakkındaki görüşlerimi bildirirdim. Hers ders başlangıcında, söz alıp öğretmene “Can you write the date?” diyerek tarihi hatırlatırdım. Öğretmen, bu alışkanlığımı çok beğenirdi.

İngilizce dersleri iki saat arka arkaya olmasına rağmen az gelirdi bana. Eve gider gitmez ilk önce İngilizce ödevini yapar; daha sonra öbürlerine başlardım. En çok sevdiğim, en çok önem verdiğim ders İngilizceydi. İngilizce dersleri o öğretmenle öyle zevkli geçerdi ki, öğretmenin söylediklerini dikkatlice dinler; o bana uçuş talimatı verirken, ben de özgür bir kuş gibi daldan dala konardım.

O öğretmenimi çok, çok severdim. O da beni çok severdi; tıpkı diğer öğretmenlerim gibi… Hepsini çok severdim. Onlar; yardımcı, sevecen tavırlarıyla kucak açarlardı bütün öğrencilere. Herbiri hakkında teker teker düşünürdüm… Okuldaki bütün öğretmenleri tanırdım. Tanımadığım kimse yoktu okulumda. Kantinde çalışan ağabeyden, okulun sekreterine kadar hepsini bilirdim. Onlar da bizi; bütün öğrencileri tanırlardı. Hepimizin ayrı ayrı yeri vardı kalplerinde.

Annem Okul Aile Birliği’ndeydi. Hemen hergün okula gelir, toplantılara katılırdı. Arkadaşlarımın annelerini tanırdı. Sık sık çok sevdiğim öğretmenim N…… ile konuşurdu. O, bütün öğrencilerini çok seven, fedakar bir öğretmendi. N…. öğretmenimizin çok ayrı bir yeri vardı bizim için… Sınıf arkadaşarım! Onların beni pek sevdiklerini düşünmesem de ben çok severdim onları. Acı tatlı anılarım vardı onlarla…

Ben bu okulu çok seviyordum… Hatta; servis şoförümüz Faruk Amca’yı bile!.. Her akşam “İyakşamlar öğretmenim.” diye odasının önünden geçtiğim müdür yardımcısı S…..’ı, bir zamanlar eski İngilizce öğretmenimiz olan S…….’yu, okul hademelerini, herkesi çok severdim. Bu okulun binasına, bahçesine bile bayılırdım. Her ne kadar, evimizden uzak olsa da çok severdim okulumu.

Hep, camdan dışarıyı izlerdim serviste. Yol kenarındaki kaldırım taşlarından, hep önünden geçtiğimiz mobilyacıdan alamazdım gözlerimi… Sonra, bizim caddeye yaklaşırdık. Hemen, sırt çantamı şöyle bir silkerek atardım sırtıma; dört gözle beklerdim bizim durağı. Bir – iki metreden görününce, hemen hazırlanır, inerdim otobüsten. Koşa koşa kapıya gelir, ayakkabımın parmak uçlarında yükselip en üst zil düğmesine zar zor yetişirdim. İ…. açardı kapıyı, ben de hemen içeri dalardım. Şimdi, sıra, o ağır çantayı beş kat merdiven çıkarmaya gelirdi. Ikına sıkına çıkarır, bizim kapıya gelince içeri atıverirdim çantamı; hemen ardından da kendimi… Ayakkabılarımı çıkarmadan uzun uzun yatardım, kapı sonuna kadar açık…

Haftasonu geldiğinde sahili bir baştan bir başa dolaşırdık. O manzaranın muhteşemliğine hiçbir diyecek yoktu. Uzun uzun dolaşır, sonra atardık kendimizi çay bahçesine. Karşıda deniz, elimde kolamı yudumlarken, yosunların mis kokusu, rüzgarla beraber bize savrulurdu. “Bitirdim.” diye, şişenin yarısında bıraktığım kolamı bırakırdım masada; gider taş atardım denize. Denize taş atmak aslında hiç eğlendirmezdi beni; sadece o deniz kokusu çekerdi beni kendine… Yaz akşamlarında Abanoz gemilerine biner, doyasıya eğlenirdik. Sahildeki bütün evlerin ışıkları teker teker yanıp sönerdi. Gemiler sahili bir uçtan bir uca dolaşırdı…

Değirmendere küçük bir yerdi. Hemen herkes birbirini tanırdı. Tanımayanlar bile samimi davranırdı birbirlerine.  Ben, sözde “hep o tanıdık sokaklar”da kaybolma korkusuyla dolaşır, çoğu zaman da kaybolurdum.

Ne yazık ki hiçbir zaman, bu mutlulukların değerini bilemedim, tadına varamadım. Küçük yaşımdan dolayı olmasının yanısıra; insan o an sahip olduğu şeyleri göremiyor; ancak onları kaybedince farkediyor. Çok geç olduğunda anlıyor herşeyi insanoğlu…

17.08.2000

melankoli

Posted in Günlük etiketler ile , , on Mart 12, 2009 by nufux

       12.03.2009

       Bugün yaşadığım zorluklardan bahsetmek vardı kafamda. ve hatta müsvettesinin bulunduğu defterimde… Sürücü belgemin başvurusunun 8 saat sürmesi ve dolayısıyla bugünkü dersleri kaçırmış olmam, yurttaki tüm işkencelere rağmen ders çalışabiliyor ve hala mutlu olmayı başarabiliyor olmam ve “insan konservesi” adını verdiğim Dudullu otobüsüydü bugünkü konularım… Ama vazgeçtim bunlardan… Hep yaşadığım (veya yaşayabileceğim) olaylardı işte; çok da farklı birşey değildi.

       Boşverdim bugünkü sıkıntıları. veya güzellikleri… bugün yapmam gereken ödevleri… ders yapma planlarımı…

      Saat 1.30 oldu. Oysa, erken yatmak vardı hayalimde. Yarın da erkenden kalkıp ödev yapacaktım… Yine de kalkabilirim belki. Hala bir umut var gibi…

     Eğer koğuşumun ışıkları sönmeden yetişebilirsem, gidip Jack London’ımla buluşmak istiyorum… Yalnız, şu içinde bulunduğum melankoliye bir anlam veremiyorum…

Mart kapıdan baktırır (mı?)

Posted in Günlük etiketler ile , , , , , , , , on Mart 5, 2009 by nufux

Bahar geldi havalar ısınıyor…

Türkiye Mart ayının gelmesiyle ilkbaharı yaşamaya başladı. Batı bölgelerde sıcaklık 20 dereceyi geçecek.

Marmara, Ege ve Akdeniz’de Perşembe ve Cuma günü sıcaklık 20 derece ve üzerini görecek. İç ve doğu kesimlerde de Perşembe’den itibaren sıcaklık üç gün içinde 10 derece birden artacak.

Sabah, vaktinde uyanıp, inanılmaz yorgunluk sebebiyle tekrar yatağa girmek ve kalkamamak suretiyle ilk dersi kaçırmak… şimdi de devam eden yorgunluğun üstüne basıveren uyuşukluk, mayışıklık, “bahar uykusu”…  Mart soğuk olurdu hani? Kar yağardı, seller olurdu? Soğuk sevgimden değil, öyle bir sevgim de yok zaten; sadece merak ettim, nedir bu günlük güneşlik yaz havası diye… Beni mayıştıran, yorgunlaştıran bu güzel havanın sebebi nedir?

Ama yine de, okul tatil değilken hava güzel olmasın be, çalışası gelmiyor insanın… Zorla anaokuluna gönderilen çocuklar gibi hissediyorum kendimi… Daha zor oluyor herşey; insanlar üstüme üstüme geliyor!..

Şimdi yurda gidip, kendimi doğrudan yatağa atmak var hayalimde… Uyumak, uyumak… Bir de, arkamdaki yarı açık camdan rüzgar, ılık ılık  okşamaz mı ensemi… Düşmek istemediğim durumlara sokmayın beni kardeşim! Şuracıkta sızıp kalırım şimdi… Zaten böyle havalarda çok fazla rüya görürüm ben…

Gemiler geçer rüyalarımda, allı pullu gemiler, damların üzerinden…

10 derece birden artacak demek?  Kazma kürek yakacaz daha dur ya!..

05.03.2009


nehir…

Posted in kısa yazılar etiketler ile , , , , , on Mart 1, 2009 by nufux

       01.03.2009 

       Kendimi çok suçlu hissettim bugün… Bir an için olsa bile, sahip olduklarımın değerini hissettim. hayat koşullarımın… ‘Derdi’ olanla ‘dersi’ olan arasındaki farkı hissettim… Tek sıkıntım olan okulumu düşündüm. ve ölüm kalım savaşı vermekte olanları… fiziksel olarak, hayata tutunmaya çalışan insanları…

       Kendimden utandım bugün ben… Hayat; evde oturup, aklına estiğinde piyano çalıp, buzdolabından birşeyler atıştırmakla geçecek kadar kolay olmamalıydı… Tüm bu olanaklarıma rağmen nasıl hala mutsuz olmayı başarabiliyordum?

       Nefret ettim kendimden… Azla yetinip, hayatından memnun olan çok insan tanıyordum. Onları düşündükçe, kendimden iğrendim. Nasıl bu kadar vurdumduymaz olabiliyordum?

      Beni seven insanlardan utandım. Onlara zarar vermiş olmanın utancını yaşadım. Saçma bir konu yüzünden kalbini kırmış olabileceğim insanları düşündüm… Tek tek gözümün önüne getirdim onları… Hiçbirinin kötü bir niyeti yoktu. Belki o an için benim de yoktu ama yapmıştım bir kere. İğrenç bir tavırla, kırmıştım onları… Aşağılık birşeydim ben… Keşke kafam kırılaydı onun yerine…

      Bugün çok aptal hissettim… Bir dandirik ödevin yalnızca ilk sayfası için 18 saat harcayıp da, masa başında, ödevden başka herşeyi düşünen bir dangalaktım ben…

      Belki de kendimi, nehre kaptırıp biraz sürüklenmem gerekiyordu. Nehri dışarıdan izlemek kolaydı ama, hiçbir anlamı yoktu o hayatın… Nehrin içinde ne var, dalga ne demek, akıntıya kapılmak ne demek, sürüklenmek, kayaya çarpmak ne demek bilmiyordum… Bunları öğrenmemin tek yolu, nehre adım atmaktı. Artık hayata adım atmalıydım…

üşengeç

Posted in kısa yazılar etiketler ile , , , on Şubat 28, 2009 by nufux

28.02.2009

Siz siz olun, sakın benim gibi üşengeç olmayın. Üşengeçlikle hiçbirşey elde edemezsiniz çünkü…

Ödeve başlayalı tam 18 saat oldu ve hala birinci sayfadayım. Bunca süredir kağıtla bakışıyoruz… Olmuyor, bir türlü dikkatimi toplayamıyorum. Öyle alışmışım ki rahatlığa; bir ödeve kafa yormak inanılmaz zor geliyor… Kendimi verip, bir an önce ödevi bitirmek yerine, ilgisiz şeyleri düşünüyorum. Kafamda bin tane konu var… detaylar, detaylar, detaylar… Belki de ödevin zamanı değildir… Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz… Acil durumda camı kırınız… En yakın maskeyi kendinize çekiniz… İtiniz… Çekiniz… Geberiniz… Defolup gidiniz… şeklindeki emir cümlelerine bağlamak… sıkıntı ve stres nedeniyle yolduğum sivilcelerim… 24 saate yakın süredir kapalı kaldığım ve oksijenini tükettiğim odam… biraz sonra “misafir”in gelecek olması… yüklemi olan bir cümle kurmaya üşenmek…

Üşengeçliğin had safhaları bunlar… Gergin, sıkıntılı ve uyuşuk birşeye dönüştürüyor beni üşengeçlik… Ve zararım sadece kendime oluyor; yüzümü yoluyorum, odamdan çıkmıyorum ve kendime sıkıntı yaratıyorum. Şuan olduğu gibi…

Tembellik bu olsa gerek…

Derse girmeyi unutmak (!)

Posted in Günlük etiketler ile , , , , , on Şubat 24, 2009 by nufux

   Geçen haftanın Perşembe günüydü… Bazı olaylara canım sıkılmıştı ve ruhsal çöküntüye girmiştim… Önceki akşam, yapabileceğim tek şeyi yaparak, kendimi ifade etmeyi denemiş ve duygu seline kapılıp, bir yazı yazmıştım. O günse, tüm gün boyunca dersim vardı…

Sabahki derse girdim. Dersin ikinci yarısında içim geçti, İngilizcesi’ni takip edemediğim hocanın kelimeleri giderek bulanıklaşmaya başladı kulaklarımda. Su altında yaşamaya başladım sanki… Ve üzerine bin tonluk ağırlık çöken gözkapaklarıma engel olamadım…

Gözlerimi açtığımda, sınıfta yeller esiyordu… Ders bitmiş, herkes ortadan kaybolmuş, ve bir Allah’ın kulu da bana bir çimdik atmaya hacet etmemişti… Bense; otobüsün her hareketinde oradan oraya sallanan kafasına aldırmadan, uyumaya devam eden halk otobüsü yolcuları gibi, kafamı da sandalyenin kolçağına dayayıp uyumuş kalmıştım… Bir süre kendime gelemedim, nerede olduğumu anlayamadım. Çapaklı gözlerimi zar zor açarak, en son halimi hatırlamaya çalıştım. Geç kalmış bir utanç ve pişmanlıkla tuvalete gidip yüzümü yıkadım; “Çok ayıp oldu… Adam orda bişey anlatıyodu… Resmen horul horul uyudum adamın karşısında!..”  Bir bu aptallığı yapmadığım kalmıştı. Onu da başarıp, rezilliğimi herkese ispat etmiştim böylece… Ve uyku, acılarımı yalnızca duraklatmıştı bir süreliğine; şimdi aynı acılar, kaldığı yerden devam ediyordu…

Okulun bilgisayar laboratuvarına gidip, önceki gece yazdığım yazıyı temize çekmek istedim. Gittim, tekrar bir gözden geçirip gerekli düzeltmeleri yaptıktan sonra yeniden yazdım bilgisayarda. Sonra da yazdırdım onu…

Akşam oldu, Derya’yla buluştum ve konsere gittik. Sonra da Araf’a… Derya’ya okuttum yazımı, çok beğendi… Yurda gittim, uyudum, uyandım ertesi gün oldu… Haftasonu geldi, geçti… Perşembe gününün üzerinden dört gün geçti ve ben birşeyi farkettim bugün: benim perşembe günkü ders programımda akşama kadar ders vardı!

Bunu bugün okulun internet sitesinde, öğrenci sayfama yazılan nottan anladım… Dersin asistanı, “Size derste dağıtmayı unuttuğum müfredat programını bu sayfaya yüklüyorum…” gibi bir not yazmış…

    -Hangi derste ya? Allah allah… Ne zaman ders oldu ki?..

 (İçimdeki diğer ses): 

    – Acaba, sınıfın ortasında uyuyup kaldığın günkü, unuttuğun ders olabilir mi Nazlıcığım?!

   -Tabii olabilir…

 

    Hala ayılamamışım demek ki!

Bugün ne mi oldu?

Posted in kısa yazılar etiketler ile , , , , , , , , , , , , on Şubat 22, 2009 by nufux

Hani bazı filmlerde veya yabancı dizilerde birinci şahıs anlatır bütün hikayeyi; sürekli konuşur durur. Benimki de o misal; sıradan hayatımı, çok meraklı seyircilerime özetliyorum şimdi…

 

Satie Beni Çağırıyor   22.02.2009 

Öğle yemeği saatinde yapılan kahvaltı… dağınık oda, yatak, masa… yurda gitme planları… yurda götüreceklerimin listesi ve hazırlığı… derken, “Akşam olmuş bile… Bu saatte de Dudullu otobüsü hiç çekilmez… En iyisi yarın gideyim, yarın ders yok ne de olsa… “

Böylece geçti tüm günüm. Ama farklı şeyler de yapmadım değil. Piyano, gitar ve flüt çalmak gibi…

Bir dönemki “Chopin hastalığım”dan sonra, artık deneysele doğru giden bir piyano zevki oluşturdum kendime. Bu seferki durağım Satie’ydi… Diğerlerine göre daha tanınmış bir eser olan “Gnossienne 1″in notasını yeni yazdırmıştım bilgisayardan. Ona takıldım cuma gününden beri… Çok görkemli bir eser değil. (Kıyaslamak için değil, müzik zevkimin ne şekilde değiştiğini görebilmek için söylüyorum); Chopin’in depresif ve “koyan” akorları, haftalarca etkisinden çıkamamama sebep olan buruk cümlelerinden sonra bu tarz bir eser çok basit kalıyordu. Fakat içinde bulunduğum ruh halini çok iyi tasvir ediyordu.

Beni buna bağlayan, ve hatta bu eserden haberdar eden şey, bir filmdi… The Painted Veil (Duvak) filminde de kullanılmıştı bu müzik…   

             [Tamamiyle aklıma kazınan bu filmin bu sahnesi aynen şöyledir: Olay, 1920'lerde, Çin'in kolera salgını olan bir kasabasında geçiyor... Bayan başrol oyuncumuz Naomi Watts, akordu bozuk, "chorus"lu ve milattan kalma bir kilise piyanosunda, öksüz çocuklara Saite'nin Gnossienne 1'ini çalarken, diğer başrol oyuncumuz Edward Norton -çocukların sırtının dönük olduğu- karşı pencereden,  şöyle bir bakış atıyor. Kendini kaptırmış, piyano çalmakta olan Watts (Kitty Fane), bir ara başını kaldırıyor ve zamanında, istemeye istemeye evlendiği Edward Norton (Walter Fane)'le gözgöze geliyor. O an, gerçek aşk başlıyor...]

Filmi çok beğenmiş, ve müziğinden çok etkilenmiştim. Bu yüzden Gnossienn’i çalmayı çok istedim… Belki benim de hayatımın bazı sahnelerine fon müziği olabilecek bir müzikti…

Şimdi, evde aklıma estikçe çalıyorum Gnossienne 1′i..

Yarın yurda gider, “Karaköy müziği” yazarım belki de. O da benim müziğim olur…